On iki yıl önce, bir röportajında Filistinli usta oyuncu Salih Bakri’ye kendisini Filistin sinemasında görüp göremeyeceğimiz sorulmuştu. Bu soruya şöyle cevap vermişti Bakri;
“Filistin sinemasının bir parçası olmak istiyorum. Bana ait olan, bize ait olan bir şey üretmek istiyorum. Ama şu an ufukta bir proje yok. Ancak eminim ki gelecek. Gençler inanılmaz derecede aktif ve Filistinli gençler konusunda oldukça ünitliyim.”
Aradan on iki yıl geçti. Bugün Salih Bakri’yi büyük perdede, üstelik iki güçlü filmle birden izlemek büyük bir heyecan yaratıyor. Filistin sinemasının kat ettiği yola tanık olmak ise insanın gözlerini dolduruyor.
All That’s Left of You bu çarpıcı yapımlardan sadece biri. Film, Filistin halkının yaşadığı bireysel ve kolektif travmaları merkeze alıyor ve bu yaraların üç kuşak boyunca nasıl aktarıldığını gösteriyor. Toplumlar çoğu zaman geçmişte yaşanan büyük bir felaketi kolektif kimliklerinin merkezine yerleştirir ve bu travmatik hafıza nesiller boyunca aktarılır. Böylece travma, hem aile kimliğinin hem de toplumsal kimliğin kurucu bir unsuru hâline gelir. O felaketi bizzat yaşamamış olanlar bile, anne babalarının anılarını kendi anılarıymış gibi içselleştirir. Yeni kuşak, geçmişten hem uzak hem de onunla derinden kuşatılmış bir mirası devralır.
Başka bir deyişle, bireyin iç dünyası ile bir toplumun hafızası birbirine karışır; biri diğerinin sessiz tanığı olur.
Toplumsal travma, bireysel bir yaradan çok daha derin ve geniş bir kopuşu ifade eder. Savaş, zorunlu göç, katliamlar, kayıp, sürgün, baskı ve silinen tarihler yalnızca bunları doğrudan yaşayanları değil; çocuklarının ve torunlarının duygusal ve psikolojik dünyasını da şekillendirir. Psikolojide buna kuşaklararası (transgenerational) travma denir.
All That’s Left of You, tam olarak bu olguyu, tek bir ailenin üç kuşağının hayatına dokuyarak anlatıyor.
Hikâye, Batı Şeria’da bir protesto sırasında yaralanan Filistinli bir çocuk olan Noor’la (Muhammad Abed Elrahman) başlıyor. Annesi Hanan (Cherien Dabis), bu ana nasıl gelindiğini anlatmak için bizi aile geçmişinin derinliklerine götürmeye karar veriyor. Güçlü, kırılgan ama kararlı bir tonla, Hanan’ı yakın planda doğrudan kameraya konuşurken görüyoruz. Sözlerini duyuyoruz; ancak kime hitap ettiğini filmin sonuna kadar tam olarak anlayamıyoruz:
“Bizim hakkımızda çok şey bilmiyorsun. Sorun değil, seni suçlamak için burada değilim. Sana oğlumun kim olduğunu anlatmak için buradayım. Ama anlaman için, dedesine ne olduğunu anlatmam gerekiyor.”
Sesi bizi 1948’e, Nakba’ya götürüyor. Yafa’dayız; Noor’un dedesinin gençliğine tanıklık ediyoruz. Portakal bahçeleriyle çevrili, huzurlu, neredeyse masalsı bir hayatın içine giriyoruz.
Bu bölüm, filmin dört ayrı zaman diliminden ilki ve üç kuşağın başlangıç noktası. Dede Sharif (Adam Bakri), Yafa’daki portakal bahçesini korumaya çalışırken yerinden edilme ve hapisle yüzleşiyor. Toprağını terk etmeyi reddedişi, bir yere duyulan bağın ne kadar derin olabileceğini -duygusal, varoluşsal ve kimlik düzeyinde- çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Evlerinden zorla çıkarılan Sharif ve ailesi mülteci oluyor. Ardından 1978’e, yani ikinci kuşağı temsil eden döneme geçiyoruz. Sharif’in oğlu Salim (Salih Bakri) artık yetişkin; annesi hayatını kaybetmiş; babası, eşi ve çocuklarıyla birlikte daracık bir evde yaşamını sürdürüyor.
Filmin en sarsıcı sahnelerinden biri de bu zaman diliminde karşımıza çıkıyor. Noor’un gözleri önünde Salim, İsrail askerleri tarafından aşağılanıyor ve Noor’un babasına duyduğu saygı ve güven bir anda yerle bir oluyor. Bu sahne aynı zamanda kuşaktan kuşağa geçen bir meşalenin simgesi: direnişin, öfkenin ve özlemin aktarımı. Salim, yerinden edilmenin ve bastırılmanın çözülememiş travmasını taşırken; Noor, babasının ve dedesinin gölgesinde protestonun içine çekiliyor. Yapısal olarak film, kişisel hikâyeleri iç içe geçirerek politik tarih ile özel tarihi buluşturan samimi bir aile destanı kuruyor.
Noor vurulduktan sonra anlatı, duygusal olarak başka bir boyuta geçiyor ve miras alınan bu psikolojik yükün ağırlığı daha da derinleşiyor.
Bakri ailesinin üç kuşağını aynı filmde izlemek başlı başına büyük bir keyif. Filistin sinemasının en önemli eserlerinden biri olan Jenin Jenin ile tanınan Mohammed Bakri’nin, oğulları ve torunuyla birlikte perdede yer alması gerçekten benzersiz bir sinema deneyimi sunuyor. Film; 1948, 1978, 1988 ve 2000’lerin başını kapsarken pasif bir mağduriyet anlatısı kurmuyor; aksine onur, direniş ve kendi tarihiyle yüzleşme üzerine yoğunlaşıyor.
Bazı sahnelerde anlatım yer yer açıklayıcı, hatta neredeyse didaktik bir tona yaklaşsa da, filmin genel akışı güçlü ve sürükleyici. Final bölümünde tempo biraz hızlanıyor ve bazı önemli kararlar yeterince derinleştirilemediği için izleyicide bir eksiklik hissi bırakıyor. Filistin sinemasını seven biri olarak bu kusurlar beni çok rahatsız etmedi. Zaman zaman “Burası biraz daha açılabilir miydi?” diye düşündüm; ancak filmin süresini göz önünde bulundurduğumda, yönetmenin bazı tercihleri yapmak zorunda kalmasını anlayabiliyorum.
Sadece 12 yıl içinde Filistin sinemasının kat ettiği yol, Gazze’deki soykırıma hâlâ gözlerini kapatanları bile sarsacak güçte. Filistinli sinemacıların ve Filistin’le dayanışma içindeki uluslararası yönetmenlerin altını çizmekten hiç vazgeçmediği çok önemli bir nokta var:
“Gücümüzü Gazze halkından alıyoruz.”
Tarih boyunca sinema, görünmeyeni görünür kılmanın, duyulması gereken sesleri yükseltmenin ve gelecek kuşaklara görsel bir hafıza bırakmanın en etkili araçlarından biri oldu. Son yıllarda ise bu mecranın Filistin halkı için hayati bir direniş aracına dönüştüğüne gururla tanıklık ediyoruz.
The Voice of Hind Rajab, Palestine 36, No Other Land, 200 Meters, The Present, Farha, Bye Bye Tiberias, The Teacherve Once Upon a Time in Gaza gibi filmler, Filistin sinemasının ne kadar ileri gittiğinin en güçlü örnekleri arasında yer alıyor. Ve Filistin sinemasını destekleyen bizler için, bu güçlü filmleri büyük perdede izlemekten daha büyük bir mutluluk yok.